Warning: Invalid argument supplied for foreach() in /home/derbentlim/domains/derbentlim.com/public_html/plugins/content/SEOMeta.php on line 114

İslam Dağcı

 

Kemal PaşaMustafa Kemal Paşa Şubat 1933'te Bursa Ulucami'de toplanan 100 kadar irticacı camilerde Türkçe ezan okunmasına karşı bir ayaklanma girişiminde bulunurlar. Ayaklanma kısa sürede bastırılır. Atatürk Bursa'ya gider. Çekirge yolu üzerinde bulunan bir köşkte akşam yemeği yenildiği sırasında bir kişi Atatürk'e ayaklanmayla ilgili olarak şöyle diyecek olur: "Bursa gençliği olayı hemen bastıracaktı, fakat zabıta ve adliyeye olan güveninden ötürü..." Atatürk hemen konuşmakta olan kişinin sözünü keser ve aşağıdaki konuşmayı yapar:

Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır.>

Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek, "demek adalet örgütünü de düzeltmek, yönetim biçimine göre düzenlemek gerek"

Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir."

İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!

 

Mustafa Kemal Atatürk
Bursa, 5 Şubat 1933

 

 

"Dünyada bağımsızlık kavramı anlamını yitirmiştir, artık karşılıklı-bağımlılık egemendir."

      Bu söz, 1980 sonrasında geri-bıraktırılmış ülkelerin içine düştükleri "borç krizi" koşullarında ortaya atılan bir slogan olmuştur. Bu slogana göre, bağımsızlıktan söz etmek çağdışı bir anlayıştır; çağın gerçekliği ülke ekonomilerinin karşılıklı bağımlılık içine girmesidir.

      Bu slogan ve bu mantık içinde Türkiye ekonomisi hızla "ithal ikameci sanayileş-me"den "ihracata yönelik sanayileşme"ye dönüştürüldü. Bu dönüşümle birlikte ihracat hızla arttı, ihracatçılar dünyanın en ücra köşelerinde pazar arar duruma geldi, Papua-Yeni Gine bile keşfedildi!

      İhracat arttıkça ithalat arttı, ithalat arttıkça ihracat daha da arttı. Böylece Türkiye ekonomisi "ihracata yönelik sanayileşme" çerçevesinde 100 milyar doları aşan bir ihracat değerine ulaşırken, ithalat da daha büyük oranda arttı. İhracat tümüyle ithalata bağımlı hale geldiğinden, ihracattaki her artış, daha büyük oranda artan bir ithalatla birlikte görülür oldu.

      Bu gelişmelerle birlikte sanayileşme, tarım reformu gibi kavramlar bir yana itildi, ülkenin dışa bağımlılığından söz eden pek kimse kalmadı. Artan ithalat ve ihracatla birlikte büyüyen dış ticaret açığıyla da ilgilenen pek kimse olmadı. Zaman zaman "dış ödemeler dengesi" ya da dar anlamıyla "cari açık" konusunda yoğun tartışmalar yapıldıysa da, hemen her durumda "cari açığın nasıl kapatılacağı", yani dış ödemeler dengesi açığının

nasıl finanse edileceği

dışında bir yerin ötesine geçilemedi.

      Ekonomik ve siyasal bağımsızlık tümden bir yana itildiğinden, her şey varolan ilişkileri (statükoyu) sürdürme ve koruma çerçevesinde ele alındı. Bir ülkenin ekonomik büyümesinin yalın biçimde ithalat ve ihracatla belirlenmediği, asıl olarak ülke içi tasarruf oranları ve ülke içi sermaye birikimiyle belirlendiği kolayca unutturuldu. Bütçe ve dış ödemeler dengesi açıklarının "finansmanı"nın dışında kalan hiç bir şeyin önemi yoktu!

      Dışa bağımlı ülkeden söz etmek ne denli "çağdışı" ilan edildiyse, ülkenin dışa bağımlılığı da o ölçüde arttı.

      Gerçekler yalındı. Dışa bağımlı ülke olmak, ülkenin iç ekonomik ve siyasal dengelerinin dış dinamikler ve dış güçler tarafından belirlendiği, ülke içindeki üretimin büyük ölçüde dışa bağımlı, dış sermayenin yatırım ve gereklerine göre yapıldığı bir ülke olmaktır. Böyle bir ilişki içinde, "parayı veren, düdüğü çalar" olduğundan, ülke içindeki üretimi sağlayan yabancı sermayenin, aynı zamanda sermaye birikiminin temelini oluşturan kârlarını, kendi sermayesinin "getirisi" olarak kendi sermayesinin büyümesi için kullanmasında da şaşırtıcı bir yan yoktur.

      Ama dışa bağımlı ülkenin kendi iç/ulusal sermaye birikimi olmadığından, ekonomik gelişme için sürekli olarak yeni sermayeye ihtiyaç duyduğu oranda yabancı sermayeye olan bağımlılığı daha da artar. Bu bağımlılık, giderek yabancı sermayenin kâr oranlarının (ya da borç faiz oranlarının) sürekli artmasına yol açarak ülke içi/ulusal sermaye birikimini daha da engeller.

      Gerçeklikte, bir ülkenin ekonomik kalkınması, büyümesi, o ülke yurttaşlarının artan gelirleri, artan tüketimleri ve yükselen yaşam standartlarıyla somutlaşırken, aynı oranda ülke içi/ulusal sermayenin giderek büyümesi, daha büyük yatırımları yapar hale gelmesi demektir. Bir ülke kendi iç/ulusal sermaye birikimine sahip değilse, kaçınılmaz olarak üretimi gerçekleştirebilmek ve artırabilmek için dış/yabancı sermayeye, yani başka ülkelerin kendi iç/ulusal sermaye birikimine ihtiyacı vardır. Böyle bir ihtiyaç, bağımlılık, kaçınılmaz olarak bu dış/yabancı sermayenin istek ve çıkarlarının öne geçtiği bir ekonomik ve siyasal ilişkiler alanı oluşturur.

      En yalın haliyle, ülke insanlarının ihtiyacı olan ekmeği üretebilmek için buğdaya ihtiyaç vardır ve buğday ise ülke içi üretimden karşılanamadığı oranda dışardan ithal edilmek durumundadır. Ülkenin herhangi bir ürünü böyle bir ithalatı "finanse" etmek amacıyla satılır ve buradan elde edilen para/dövizle ihtiyaç duyulan ürün (örneğimizde buğday) ithal edilir. Bu durumda, ihracat, ithalatı karşılamak için yapılan basit bir değiş-tokuş işleminden başka bir şey değildir.

      Bu değiş-tokuş işleminde öyle bir fark ortaya çıkmalıdır ki, ihracattan elde edilen gelirler ithalata ödenenden fazla olduğu oranda, yeni ve ek sermaye olarak ülke içinde yeni üretim alanlarına yatırılabilmelidir. Bu açıdan, dış ticaret dengesi, ithalat ile ihracat gelirleri arasındaki fark "pozitif", yani ihracat geliri ithalattan daha fazla olursa, "ihracat" ya da "ihracata yönelik sanayileşme" ülkenin büyümesine katkıda bulunur, onun itici gücü olur ve böylece yurttaşların genel refah seviyesi sürekli ve istikrarlı bir biçimde yükselir.

      Ama dış ticaret dengesi "negatif", yani sürekli açık verir nitelikte olursa, ithalatı finanse etmek için ülkenin olağan ve eski sermayesiyle üretilmiş olan tüm ürünler "ihraç" edilmek, yani satılmaz zorundadır. Zorunda olunduğu için de, dış piyasalarda pazarlık gücü yoktur, verilen her fiyatı kabul etmek zorundadır.

      Bir üretimin gerçekleştirilmesi için gerekli olan "üretim girdileri", sermaye (sabit sermaye ve hammaddeyi sermaye kapsamında ele alıyoruz) ve emek-gücü olduğu için, dıştan gelen sermaye, üretimin gerçekleşmesinin temel unsuru durumundadır. Dış sermaye yatırımı koşullarında ülke içinde yapılan tek şey, "katma değer" adı altında emek-gücünün değerinin bu sermayeye aktarılmasından ibarettir. Sermaye birikimi ya da sermayenin kendisini büyütmesi ise, bu üretim sonucunda elde edilen ürünlerin satılması sonucunda ortaya çıkan kârın sermayeye katılması

yla sağlanır. Kârlardaki artış, aynı zamanda sermaye birikimindeki artıştır, sermayenin büyümesidir. Büyüyen sermaye ise, daha büyük yatırımların yapılması, daha büyük kârların elde edilmesidir. Büyüyen sermaye ve yatırım da,

istihdamın büyümesi

demektir. Büyüyen istihdam, daha fazla emek-gücüne ihtiyaç duyulması demektir ve giderek çalışan nüfus artarken, çalışan nüfusun toplam gelirleri de artar. Artan gelir de, bireysel tüketim gücünün artışını sağlayarak, bireylerin yaşam standartlarının yükselmesine yol açar. Bu nedenle, bir ülkenin kalkınması, ülke ekonomisinin büyümesi, ülke yurttaşlarının yaşam standartlarının yükselmesinin temel koşuludur.

      Ama ülke ekonomisi dışa bağımlı, sermaye gereksinmesi dıştan sağlanıyor, yeni yatırımlar için dış/yabancı sermayeye ihtiyaç duyuluyorsa, o ülkenin bu üretim sürecinden elde ettiği tek gelir, sermaye dışı unsurların üretimde oynadıklara role bağlı gelirlerden ibarettir. Sermaye ve emek-gücü çerçevesinde ele alındığında, böyle bir ülkenin tüm geliri yabancı sermaye yatırımlarının kârlarını temin etmek amacıyla kullanılan emek-gücünün geliri

nden başka bir şey değildir. Burada sermayenin kârından söz edilemediğinden, sermayenin büyümesinden, sermaye birikiminden de söz edilemez. Ülkenin gerçek tek sermayesi, emek-gücüdür. Emek-gücünün fiyatı (gelir) ise, işçi ücretleridir. Dışa bağımlı bir ülkenin kendi öz sermayesine sahip olabilmesinin tek yolu, bu işçi ücretlerinden yapılan zorunlu ya da gönüllü tasarruflardır. Yani işçinin aldığı ücretten daha düşük bir tüketimde bulunmasıdır. Sadece ücret ile tüketim arasındaki bu fark, iç sermaye birikimini oluşturabilir. Zaten sermayenin kârının temelinde işçi ücretlerinin asgari düzeyde tutulması yattığından, böyle bir yolla sermaye birikiminin sağlanması maddi olarak olanaksızdır.

      Ülke içi sermaye birikimi sağlanmadığı sürece, dış/yabancı sermaye ülkede faaliyet gösteren, yani üretimi gerçekleştiren tek sermaye haline gelir. Dış/yabancı sermayenin böylesine tekelleşmesi ise, bu sermayeye olağanüstü güç kazandırır. Artık bu tekelci sermaye, her durumda kendi kârlarını maksimum noktaya yükseltecek taleplerde bulunabilir. Sermaye kârının kaynağı emek-gücü olduğundan, bu tekelci sermayenin ilk ve temel talebi işçi ücretlerinin düşürülmesi olacaktır. İşçi ücretlerinin nominal olarak düşürülmesinin toplumsal ve siyasal bedeli çok ağır olduğundan, ücret indirimleri her durumda emeğin yoğunlaştırılmasıyla sağlanır. Giderek işçilerin yaşam koşulları bozulur, eski yaşam standartlarının altına düşmeye başlar. Eskiden bir kişinin çalışmasıyla bir ailenin geçimi sağlanabilirken, şimdi aynı ailenin aynı yaşam standardını sürdürebilmesi için birden çok kişinin çalışması zorunlu hale gelir. Süreç devam ettiği sürece, bu daha fazla çalışma zorunluluğu doğal sınırlarına ulaştığı andan itibaren, çalışan kesimin tüketim gücü azalmaya başlar. Bir dönem ek emek-gücüyle sağlanan gelişme, şimdi ters yönde bir gelişmeyle (azalma) tamamlanır.

      Genel olarak kapitalizm koşullarında sermayenin bu olağan hareketi, dışa bağımlı ülkede dış/yabancı sermayenin ülke içi birikimi kendi birikimi haline dönüştürmesiyle birkaç misli hızla ve oranda ilerler. Bağımlı ülke, üretimin sürdürülebilmesi için tekelci sermayenin tüm taleplerini yerine getirmeye zorlanır. Ülke içi birikim dışa aktarıldığından, dış/yabancı sermayenin kârlarını başka yollarla temin etmeye çalışır. İşçi ücretlerinin ve tarımsal ürünlerin fiyatlarının düşürülmesinin doğal sınırlarına ulaşıldığında yapılacak fazla bir şey kalmaz. Kimi zaman özelleştirme adıyla, kimi zaman kamu arazilerinin satışıyla elde edilen gelirlerle bir parça daha "finansman" sağlanabilse de, bunun da doğal ve toplumsal sınırlarına ulaşıldığında, bağımlı ülke için artık kendi varlığından, hükümranlığından vazgeçmekten başka seçenek kalmaz.

      Asıl sorun, kapitalizm koşullarında üretimin sermaye ve emek-gücü bileşeninden oluşan bir bütüne bağımlı olmasıdır. Sermaye dıştan getirilerek, ülke içi emek-gücünün kullanılmasıyla sağlanan gelişme (üretim), her durumda "sermayenin geliri" olarak kabul edilen kârın

dışarıya aktarılmasından başka sonuç üretmez. İlk sermaye birikiminin nasıl sağlandığı bir tarafa bırakılacak olursa, varolan sermayenin büyümesi, sadece ve sadece üretim sürecinden elde edilen kârın (artı-değer) sermayeye katılmasıyla olanaklı olduğunun

unutulması ve unutturulması  dışa bağımlılığın sürdürülmesinin ilk koşuludur.

      Elbette tüm değerlerin yaratıcısı emektir, emek-gücüdür. Bu anlamda sermayeyi yaratan ve üreten emektir, emek-gücüdür. Ancak emeğin, emek-gücünün böylesi bir temelde hareket etmesi başka şeydir, sermayenin egemen olduğu bir sistemde yaşanması başka şeydir. Emek-gücünü esas alan üretim ilişkilerinin adı sosyalizm iken, sermayeyi esas alan üretim ilişkilerinin adı kapitalizmdir. Dolayısıyla kapitalizm koşullarında emek-gücünün sermayenin gerçek varedicisi olduğundan söz etmek, sömürülen kitleyi teselli etmekten başka bir anlama gelmez. Bir kez daha yinelersek, kapitalizm koşullarında asıl olan sermayedir ve sermaye birikimidir. Diğer bir ifadeyle, kapitalizm koşullarında üretimin, ekonomik gelişmenin, ekonomik kalkınmanın, bireysel ve ülkesel refahın temel unsuru sermayedir.

      Ülke içi sermaye birikimine sahip olmayan ülkeler, dış/yabancı sermayenin kârlarını maksimize edecek koşulları yaratmaktan başka seçeneğe sahip değildir. "İhracata yönelik sanayileşme" sloganıyla ortaya çıkartılan ekonomik yapıda görüleceği gibi, bu da bağımlı ülkenin yurttaşlarının sadece işgücü (emek-gücü) olarak üretimde yer aldıkları ve bu oranda kendi paylarına düşen gelirle yaşamak zorunda kaldıkları bir düzen ortaya çıkartır. Sermaye ulusal/ülkesel nitelikte olmadığından, bu sermayenin hareketi de ülke yurttaşlarının çıkarları doğrultusunda hareket etmez. Tam tersine, kendisini genişletme sürecinde, ülke yurttaşlarının emek-gücü değerinin sürekli azaltılması yönünde hareket eder. Ülke ve ülkenin yurttaşları, adı ister ulusal-devlet olsun, hiç bir biçimde kendi kaderlerini kendileri belirleyemez. Toplumun hangi ürünlere gereksinmesi olduğunu saptamak ve bu yönde yatırım yapmak bir tarafa, kendi emek-gücünün gelirini artırmak yönünde bile hareket edemez. Çünkü böylesi bir hareket dış/yabancı sermayenin kârını azaltır, dolayısıyla da kabul edilemez bir durumdur. (Kıdem tazminatlarının kaldırılması ve yerine "fon" oluşturulmasına ilişkin yasa değişikliği hazırlıkları da bu gerçeğin açık ifadesidir.)

      Bağımlı ülkenin her yurttaşı, her bireyi, bir an için oturup düşünmelidir. Nasıl bir ülkede, nasıl yaşamak istemektedir?

      Eğer bu bir anlık düşüncede, "AB ülkelerindeki gibi" ya da bir başka "gelişmiş sanayi ülkesi"ndeki gibi bir sonuca ulaşılıyorsa, her durumda bu ülkelerin kendi iç sermaye birikimine sahip olduklarını gözönüne almalıdır.

      Burada devrimden, sosyalizmden söz etmiyoruz. Kapitalizmi verili koşul olarak kabul ederek, bir ülkenin kendi iç dinamikleriyle, kendi olanaklarıyla nasıl gelişebileceği ve kalkınabileceğinden söz ediyoruz. Diyoruz ki, dışa bağımlılık, sanıldığı ve gösterildiği gibi, ülkenin gelişmesinin ve kalkınmasının bir unsuru değil, tersine gelişmenin ve kalkınmanın en temel engelidir.

      Türkiye'nin ihracatının şu kadar olduğu, ithalatının şu hacimde olduğu, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının şu boyutta bulunduğu vb. verilere bakarak, ülkenin geliştiğinden, kalkındığından söz etmek, sadece gerçekleri gizlemekten başka sonuç vermemektedir.

 

İhracat (FOB)

İthalat (CIF)

Dış Ticaret Dengesi

Toplam
(milyon $)

%
Değişim

Toplam
(milyon $)

%
Değişim

Toplam
(milyon $)

%
Değişim

2000

27.775

4,5

54.503

34,0

-26.728

89,8

2001

31.334

12,8

41.399

-24,0

-10.065

-62,3

2002

36.059

15,1

51.554

24,5

-15.495

53,9

2003

47.253

31,0

69.340

34,5

-22.087

42,5

2004

63.167

33,7

97.540

40,7

-34.373

55,6

2005

73.476

16,3

116.774

19,7

-43.298

26,0

2006

85.535

16,4

139.576

19,5

-54.041

24,8

2007

107.272

25,4

170.063

21,8

-62.791

16,2

2008

132.002

23,1

201.961

18,8

-69.959

11,4

2008 Ocak-Nisan

44.500

 

67.066

 

-22.567

 
2009 Ocak-Nisan

32.075

-27,9

38.910

-42,0

-6.835

-69,7

2008 Ocak

10.632

 

16.339

 

-5.707

 
2009 Ocak

7.890

-25,8

9.273

-43,2

-1.383

-75,8

2008 Şubat

11.077

 

16.026

 

-4.949

 
2009 Şubat

8.440

-23,8

9.014

-43,8

-574

-88,4

2008 Mart

11.427

 

16.812

 

-5.385

 
2009 Mart

8.169

-28,5

10.504

-37,5

-2.335

-56,6

2008 Nisan

11.364

 

17.889

 

-6.525

 
2009 Nisan

7.576

-33,3

10.119

-43,4

-2.543

-61,0


      Salt dış ticaret verilerine bakıldığında, örneğin 2008 yılında (ki son üç ayda dış ticarette %25 oranında düşüş yaşanmıştır) dış ticaret açığı, yani ihracat ile ithalat arasındaki fark 69,9 milyar dolardır.
      Açıktır ki, bu fark, ülke içi üretim ile ülke içi tüketim arasındaki farktır. 2008 yılı için söylersek, Türkiye ekonomisi 69,9 milyar dolarlık üretim eksikliğine sahiptir. Bu eksik üretimin karşılanabilmesi için ise, ... milyar dolarlık sermaye yatırımı yapılması gerekir. Asıl sorun, bu üretim artışını gerçekleştirebilmek için gerekli olan sermayenin nereden ve nasıl bulunacağı, bunun karşılığında ne kadar bedel ödeneceğidir.
      Eğer bir ülke ekonomisi ithal ettiğinden daha fazla ihracat yapabiliyorsa, bunun açık ifadesi, tükettiğinden daha fazla ürettiğidir. Bu üretim fazlasının ihracatıyla elde edilen gelir de, her durumda o ülkenin kendi iç üretimiyle sağlayamadığı farklı ürünlerin ithalatına olanak sağlar ve bu yolla ülke yurttaşlarının tüketimleri çeşitlenir, daha farklı ürünleri tüketebilir hale getirir. Çok popüler sözle, sorun Çikita muzu yemek değildir; sorun Çikita muzu talebinin gerçek bir gelirle finanse edilmesidir.
      Son "lüks" turizm yatırımlarına bakıldığında bile, ülkenin içinde bulunduğu durum açıkça görülür.
      Rus-yahudi sermayesinin turizm yatırımını gerçekleştirmesi karşısında, bunun ülke için ne kadar "önemli" olduğundan, yabancı sermayenin Türkiye'ye ne kadar "güvendiğinden" söz edenler, bu sermayenin harekete geçireceği "hizmetliler"in elde edeceği ücretten başka bir şeyin söz konusu olmadığını görmezlikten gelirler.
      Bugün Türkiye, sermayenin kendi dayattığı koşullarda dışardan geldiği ve ülke içinde sadece sınırlı ölçüde hammadde ve sınırsız ölçüde emek-gücü kullandığı bir ülke haline gelmiştir. Böyle bir ülkenin yurttaşları, artık sadece hizmetler sektöründe çalışan işgücünden ibarettir. Komünist Manifesto'nun bilinen sözüyle, "işçinin de vatanı yoktur". Bu koşullarda, o ülke yurttaşlarının ülkenin "bekası"yla ilgilenmeleri, ülkenin geleceğinden kaygılanmaları zaten beklenemez.
      Bugün Türkiye insanı için esas olan, ülkenin şu ya da bu toprağının, "çakıl taşının" kime ve nasıl verildiği ya da verileceği değil, ekonominin dışa bağımlılığı, ülke insanının dış sermayenin ucuz işgücü olarak tüketilmesidir. Kredi kartları gibi yapay uyarıcılarla sağlanan tüketim artışına aldanarak, ülkenin dışa bağımlılığının getirmiş olduğu sonuçlara katlanmak zorunda kalacak olan insanlar, her durumda ülkenin kendi dinamikleriyle kalkınması ve büyümesinin kendi bireysel gelirleri açısından nasıl bir katkıda bulunacağını gözönüne almak zorundadırlar. Ülke içi kaynaklara dayanan gerçek bir ekonomik büyüme, her durumda ülkenin ve insanlarının refah düzeyinin gerçek ve kalıcı yükselmesini sağlar.
      Dışa bağımlı olmayan, bağımsız bir ekonomik gelişmenin ve büyümenin nasıl sağlanacağı ise çok açıktır. 1960 sonrasında yapılan tartışmalar, planlamalar anımsandığında, bunun nasıl sağlanabileceği açıkça anlaşılabilir. Bunun için Kurtuluş Cephesi'nin 60. sayısında yayınlanmış olan "Alternatifi Olmayan Tek Ekonomi Politika" ve 52. sayısında yayınlanan "'Globalleşen' Dünyada Anti-Emperyalist Bir İktidar Yaşayabilir mi?" yazılarına bakılması bile yeterlidir.
      Asıl olan bağımlılık yüzünden ödenen bedel ve bağımsızlık koşullarında elde edilecek gelişme düzeyidir. Mayınların temizlenmesi karşılığında 44 yıllığına 216.000 dönüm tarımsal arazinin hangi yabancı sermayenin yatırım alanı olacağını tartışmak yerine, bu tarımsal arazide yapılacak ulusal üretimin ülke kalkınmasına ve ülke insanına neler sağlayabileceğini saptamak önemlidir. Emek-gücü, üretim için gerekli araçlara sahip olduğu sürece her şeyi vareden ve üreten tek güçtür. Doğal olarak da, emeğin ürünleri de, emeğin sahiplerine ait olacaktır.
      İşte dışa bağımlı bir ülkenin gerçek kurtuluş yolu böylesine yalın ve basittir.

Derbenti Videoda İzle

4. sınıf yazılı soruları | 5. sınıf yazılı soruları | ilkokuma | ilkokuma Oyunları proje performans ödev sınıf | Antalya | börek tarifleri | MEB uzman öğretmenlik sınavı | sunu |
site ekle