İslam Dağcı tarafından yazıldı.
|
01 Ağustos 2009
"Dünyada bağımsızlık kavramı anlamını yitirmiştir, artık karşılıklı-bağımlılık egemendir."
Bu söz, 1980 sonrasında geri-bıraktırılmış ülkelerin içine düştükleri "borç krizi" koşullarında ortaya atılan bir slogan olmuştur. Bu slogana göre, bağımsızlıktan söz etmek çağdışı bir anlayıştır; çağın gerçekliği ülke ekonomilerinin karşılıklı bağımlılık içine girmesidir.
Bu slogan ve bu mantık içinde Türkiye ekonomisi hızla "ithal ikameci sanayileş-me"den "ihracata yönelik sanayileşme"ye dönüştürüldü. Bu dönüşümle birlikte ihracat hızla arttı, ihracatçılar dünyanın en ücra köşelerinde pazar arar duruma geldi, Papua-Yeni Gine bile keşfedildi!
İhracat arttıkça ithalat arttı, ithalat arttıkça ihracat daha da arttı. Böylece Türkiye ekonomisi "ihracata yönelik sanayileşme" çerçevesinde 100 milyar doları aşan bir ihracat değerine ulaşırken, ithalat da daha büyük oranda arttı. İhracat tümüyle ithalata bağımlı hale geldiğinden, ihracattaki her artış, daha büyük oranda artan bir ithalatla birlikte görülür oldu.
Bu gelişmelerle birlikte sanayileşme, tarım reformu gibi kavramlar bir yana itildi, ülkenin dışa bağımlılığından söz eden pek kimse kalmadı. Artan ithalat ve ihracatla birlikte büyüyen dış ticaret açığıyla da ilgilenen pek kimse olmadı. Zaman zaman "dış ödemeler dengesi" ya da dar anlamıyla "cari açık" konusunda yoğun tartışmalar yapıldıysa da, hemen her durumda "cari açığın nasıl kapatılacağı", yani dış ödemeler dengesi açığının
nasıl finanse edileceği
dışında bir yerin ötesine geçilemedi.
Ekonomik ve siyasal bağımsızlık tümden bir yana itildiğinden, her şey varolan ilişkileri (statükoyu) sürdürme ve koruma çerçevesinde ele alındı. Bir ülkenin ekonomik büyümesinin yalın biçimde ithalat ve ihracatla belirlenmediği, asıl olarak ülke içi tasarruf oranları ve ülke içi sermaye birikimiyle belirlendiği kolayca unutturuldu. Bütçe ve dış ödemeler dengesi açıklarının "finansmanı"nın dışında kalan hiç bir şeyin önemi yoktu!
Dışa bağımlı ülkeden söz etmek ne denli "çağdışı" ilan edildiyse, ülkenin dışa bağımlılığı da o ölçüde arttı.
Gerçekler yalındı. Dışa bağımlı ülke olmak, ülkenin iç ekonomik ve siyasal dengelerinin dış dinamikler ve dış güçler tarafından belirlendiği, ülke içindeki üretimin büyük ölçüde dışa bağımlı, dış sermayenin yatırım ve gereklerine göre yapıldığı bir ülke olmaktır. Böyle bir ilişki içinde, "parayı veren, düdüğü çalar" olduğundan, ülke içindeki üretimi sağlayan yabancı sermayenin, aynı zamanda sermaye birikiminin temelini oluşturan kârlarını, kendi sermayesinin "getirisi" olarak kendi sermayesinin büyümesi için kullanmasında da şaşırtıcı bir yan yoktur.
Ama dışa bağımlı ülkenin kendi iç/ulusal sermaye birikimi olmadığından, ekonomik gelişme için sürekli olarak yeni sermayeye ihtiyaç duyduğu oranda yabancı sermayeye olan bağımlılığı daha da artar. Bu bağımlılık, giderek yabancı sermayenin kâr oranlarının (ya da borç faiz oranlarının) sürekli artmasına yol açarak ülke içi/ulusal sermaye birikimini daha da engeller.
Gerçeklikte, bir ülkenin ekonomik kalkınması, büyümesi, o ülke yurttaşlarının artan gelirleri, artan tüketimleri ve yükselen yaşam standartlarıyla somutlaşırken, aynı oranda ülke içi/ulusal sermayenin giderek büyümesi, daha büyük yatırımları yapar hale gelmesi demektir. Bir ülke kendi iç/ulusal sermaye birikimine sahip değilse, kaçınılmaz olarak üretimi gerçekleştirebilmek ve artırabilmek için dış/yabancı sermayeye, yani başka ülkelerin kendi iç/ulusal sermaye birikimine ihtiyacı vardır. Böyle bir ihtiyaç, bağımlılık, kaçınılmaz olarak bu dış/yabancı sermayenin istek ve çıkarlarının öne geçtiği bir ekonomik ve siyasal ilişkiler alanı oluşturur.
En yalın haliyle, ülke insanlarının ihtiyacı olan ekmeği üretebilmek için buğdaya ihtiyaç vardır ve buğday ise ülke içi üretimden karşılanamadığı oranda dışardan ithal edilmek durumundadır. Ülkenin herhangi bir ürünü böyle bir ithalatı "finanse" etmek amacıyla satılır ve buradan elde edilen para/dövizle ihtiyaç duyulan ürün (örneğimizde buğday) ithal edilir. Bu durumda, ihracat, ithalatı karşılamak için yapılan basit bir değiş-tokuş işleminden başka bir şey değildir.
Bu değiş-tokuş işleminde öyle bir fark ortaya çıkmalıdır ki, ihracattan elde edilen gelirler ithalata ödenenden fazla olduğu oranda, yeni ve ek sermaye olarak ülke içinde yeni üretim alanlarına yatırılabilmelidir. Bu açıdan, dış ticaret dengesi, ithalat ile ihracat gelirleri arasındaki fark "pozitif", yani ihracat geliri ithalattan daha fazla olursa, "ihracat" ya da "ihracata yönelik sanayileşme" ülkenin büyümesine katkıda bulunur, onun itici gücü olur ve böylece yurttaşların genel refah seviyesi sürekli ve istikrarlı bir biçimde yükselir.
Ama dış ticaret dengesi "negatif", yani sürekli açık verir nitelikte olursa, ithalatı finanse etmek için ülkenin olağan ve eski sermayesiyle üretilmiş olan tüm ürünler "ihraç" edilmek, yani satılmaz zorundadır. Zorunda olunduğu için de, dış piyasalarda pazarlık gücü yoktur, verilen her fiyatı kabul etmek zorundadır.
Bir üretimin gerçekleştirilmesi için gerekli olan "üretim girdileri", sermaye (sabit sermaye ve hammaddeyi sermaye kapsamında ele alıyoruz) ve emek-gücü olduğu için, dıştan gelen sermaye, üretimin gerçekleşmesinin temel unsuru durumundadır. Dış sermaye yatırımı koşullarında ülke içinde yapılan tek şey, "katma değer" adı altında emek-gücünün değerinin bu sermayeye aktarılmasından ibarettir. Sermaye birikimi ya da sermayenin kendisini büyütmesi ise, bu üretim sonucunda elde edilen ürünlerin satılması sonucunda ortaya çıkan kârın sermayeye katılması
yla sağlanır. Kârlardaki artış, aynı zamanda sermaye birikimindeki artıştır, sermayenin büyümesidir. Büyüyen sermaye ise, daha büyük yatırımların yapılması, daha büyük kârların elde edilmesidir. Büyüyen sermaye ve yatırım da,
istihdamın büyümesi
demektir. Büyüyen istihdam, daha fazla emek-gücüne ihtiyaç duyulması demektir ve giderek çalışan nüfus artarken, çalışan nüfusun toplam gelirleri de artar. Artan gelir de, bireysel tüketim gücünün artışını sağlayarak, bireylerin yaşam standartlarının yükselmesine yol açar. Bu nedenle, bir ülkenin kalkınması, ülke ekonomisinin büyümesi, ülke yurttaşlarının yaşam standartlarının yükselmesinin temel koşuludur.
Ama ülke ekonomisi dışa bağımlı, sermaye gereksinmesi dıştan sağlanıyor, yeni yatırımlar için dış/yabancı sermayeye ihtiyaç duyuluyorsa, o ülkenin bu üretim sürecinden elde ettiği tek gelir, sermaye dışı unsurların üretimde oynadıklara role bağlı gelirlerden ibarettir. Sermaye ve emek-gücü çerçevesinde ele alındığında, böyle bir ülkenin tüm geliri yabancı sermaye yatırımlarının kârlarını temin etmek amacıyla kullanılan emek-gücünün geliri
nden başka bir şey değildir. Burada sermayenin kârından söz edilemediğinden, sermayenin büyümesinden, sermaye birikiminden de söz edilemez. Ülkenin gerçek tek sermayesi, emek-gücüdür. Emek-gücünün fiyatı (gelir) ise, işçi ücretleridir. Dışa bağımlı bir ülkenin kendi öz sermayesine sahip olabilmesinin tek yolu, bu işçi ücretlerinden yapılan zorunlu ya da gönüllü tasarruflardır. Yani işçinin aldığı ücretten daha düşük bir tüketimde bulunmasıdır. Sadece ücret ile tüketim arasındaki bu fark, iç sermaye birikimini oluşturabilir. Zaten sermayenin kârının temelinde işçi ücretlerinin asgari düzeyde tutulması yattığından, böyle bir yolla sermaye birikiminin sağlanması maddi olarak olanaksızdır.
Ülke içi sermaye birikimi sağlanmadığı sürece, dış/yabancı sermaye ülkede faaliyet gösteren, yani üretimi gerçekleştiren tek sermaye haline gelir. Dış/yabancı sermayenin böylesine tekelleşmesi ise, bu sermayeye olağanüstü güç kazandırır. Artık bu tekelci sermaye, her durumda kendi kârlarını maksimum noktaya yükseltecek taleplerde bulunabilir. Sermaye kârının kaynağı emek-gücü olduğundan, bu tekelci sermayenin ilk ve temel talebi işçi ücretlerinin düşürülmesi olacaktır. İşçi ücretlerinin nominal olarak düşürülmesinin toplumsal ve siyasal bedeli çok ağır olduğundan, ücret indirimleri her durumda emeğin yoğunlaştırılmasıyla sağlanır. Giderek işçilerin yaşam koşulları bozulur, eski yaşam standartlarının altına düşmeye başlar. Eskiden bir kişinin çalışmasıyla bir ailenin geçimi sağlanabilirken, şimdi aynı ailenin aynı yaşam standardını sürdürebilmesi için birden çok kişinin çalışması zorunlu hale gelir. Süreç devam ettiği sürece, bu daha fazla çalışma zorunluluğu doğal sınırlarına ulaştığı andan itibaren, çalışan kesimin tüketim gücü azalmaya başlar. Bir dönem ek emek-gücüyle sağlanan gelişme, şimdi ters yönde bir gelişmeyle (azalma) tamamlanır.
Genel olarak kapitalizm koşullarında sermayenin bu olağan hareketi, dışa bağımlı ülkede dış/yabancı sermayenin ülke içi birikimi kendi birikimi haline dönüştürmesiyle birkaç misli hızla ve oranda ilerler. Bağımlı ülke, üretimin sürdürülebilmesi için tekelci sermayenin tüm taleplerini yerine getirmeye zorlanır. Ülke içi birikim dışa aktarıldığından, dış/yabancı sermayenin kârlarını başka yollarla temin etmeye çalışır. İşçi ücretlerinin ve tarımsal ürünlerin fiyatlarının düşürülmesinin doğal sınırlarına ulaşıldığında yapılacak fazla bir şey kalmaz. Kimi zaman özelleştirme adıyla, kimi zaman kamu arazilerinin satışıyla elde edilen gelirlerle bir parça daha "finansman" sağlanabilse de, bunun da doğal ve toplumsal sınırlarına ulaşıldığında, bağımlı ülke için artık kendi varlığından, hükümranlığından vazgeçmekten başka seçenek kalmaz.
Asıl sorun, kapitalizm koşullarında üretimin sermaye ve emek-gücü bileşeninden oluşan bir bütüne bağımlı olmasıdır. Sermaye dıştan getirilerek, ülke içi emek-gücünün kullanılmasıyla sağlanan gelişme (üretim), her durumda "sermayenin geliri" olarak kabul edilen kârın
dışarıya aktarılmasından başka sonuç üretmez. İlk sermaye birikiminin nasıl sağlandığı bir tarafa bırakılacak olursa, varolan sermayenin büyümesi, sadece ve sadece üretim sürecinden elde edilen kârın (artı-değer) sermayeye katılmasıyla olanaklı olduğunun
unutulması ve unutturulması dışa bağımlılığın sürdürülmesinin ilk koşuludur.
Elbette tüm değerlerin yaratıcısı emektir, emek-gücüdür. Bu anlamda sermayeyi yaratan ve üreten emektir, emek-gücüdür. Ancak emeğin, emek-gücünün böylesi bir temelde hareket etmesi başka şeydir, sermayenin egemen olduğu bir sistemde yaşanması başka şeydir. Emek-gücünü esas alan üretim ilişkilerinin adı sosyalizm iken, sermayeyi esas alan üretim ilişkilerinin adı kapitalizmdir. Dolayısıyla kapitalizm koşullarında emek-gücünün sermayenin gerçek varedicisi olduğundan söz etmek, sömürülen kitleyi teselli etmekten başka bir anlama gelmez. Bir kez daha yinelersek, kapitalizm koşullarında asıl olan sermayedir ve sermaye birikimidir. Diğer bir ifadeyle, kapitalizm koşullarında üretimin, ekonomik gelişmenin, ekonomik kalkınmanın, bireysel ve ülkesel refahın temel unsuru sermayedir.
Ülke içi sermaye birikimine sahip olmayan ülkeler, dış/yabancı sermayenin kârlarını maksimize edecek koşulları yaratmaktan başka seçeneğe sahip değildir. "İhracata yönelik sanayileşme" sloganıyla ortaya çıkartılan ekonomik yapıda görüleceği gibi, bu da bağımlı ülkenin yurttaşlarının sadece işgücü (emek-gücü) olarak üretimde yer aldıkları ve bu oranda kendi paylarına düşen gelirle yaşamak zorunda kaldıkları bir düzen ortaya çıkartır. Sermaye ulusal/ülkesel nitelikte olmadığından, bu sermayenin hareketi de ülke yurttaşlarının çıkarları doğrultusunda hareket etmez. Tam tersine, kendisini genişletme sürecinde, ülke yurttaşlarının emek-gücü değerinin sürekli azaltılması yönünde hareket eder. Ülke ve ülkenin yurttaşları, adı ister ulusal-devlet olsun, hiç bir biçimde kendi kaderlerini kendileri belirleyemez. Toplumun hangi ürünlere gereksinmesi olduğunu saptamak ve bu yönde yatırım yapmak bir tarafa, kendi emek-gücünün gelirini artırmak yönünde bile hareket edemez. Çünkü böylesi bir hareket dış/yabancı sermayenin kârını azaltır, dolayısıyla da kabul edilemez bir durumdur. (Kıdem tazminatlarının kaldırılması ve yerine "fon" oluşturulmasına ilişkin yasa değişikliği hazırlıkları da bu gerçeğin açık ifadesidir.)
Bağımlı ülkenin her yurttaşı, her bireyi, bir an için oturup düşünmelidir. Nasıl bir ülkede, nasıl yaşamak istemektedir?
Eğer bu bir anlık düşüncede, "AB ülkelerindeki gibi" ya da bir başka "gelişmiş sanayi ülkesi"ndeki gibi bir sonuca ulaşılıyorsa, her durumda bu ülkelerin kendi iç sermaye birikimine sahip olduklarını gözönüne almalıdır.
Burada devrimden, sosyalizmden söz etmiyoruz. Kapitalizmi verili koşul olarak kabul ederek, bir ülkenin kendi iç dinamikleriyle, kendi olanaklarıyla nasıl gelişebileceği ve kalkınabileceğinden söz ediyoruz. Diyoruz ki, dışa bağımlılık, sanıldığı ve gösterildiği gibi, ülkenin gelişmesinin ve kalkınmasının bir unsuru değil, tersine gelişmenin ve kalkınmanın en temel engelidir.
Türkiye'nin ihracatının şu kadar olduğu, ithalatının şu hacimde olduğu, doğrudan yabancı sermaye yatırımlarının şu boyutta bulunduğu vb. verilere bakarak, ülkenin geliştiğinden, kalkındığından söz etmek, sadece gerçekleri gizlemekten başka sonuç vermemektedir.
| |
İhracat (FOB)
|
İthalat (CIF)
|
Dış Ticaret Dengesi
|
|
Toplam
(milyon $)
|
%
Değişim
|
Toplam
(milyon $)
|
%
Değişim
|
Toplam
(milyon $)
|
%
Değişim
|
| 2000 |
27.775
|
4,5
|
54.503
|
34,0
|
-26.728
|
89,8
|
| 2001 |
31.334
|
12,8
|
41.399
|
-24,0
|
-10.065
|
-62,3
|
| 2002 |
36.059
|
15,1
|
51.554
|
24,5
|
-15.495
|
53,9
|
| 2003 |
47.253
|
31,0 |
69.340
|
34,5
|
-22.087
|
42,5
|
| 2004 |
63.167
|
33,7
|
97.540
|
40,7
|
-34.373
|
55,6
|
| 2005 |
73.476
|
16,3
|
116.774
|
19,7
|
-43.298
|
26,0
|
| 2006 |
85.535
|
16,4
|
139.576
|
19,5
|
-54.041
|
24,8
|
| 2007 |
107.272
|
25,4
|
170.063
|
21,8
|
-62.791
|
16,2
|
| 2008 |
132.002
|
23,1
|
201.961
|
18,8
|
-69.959
|
11,4
|
| 2008 Ocak-Nisan |
44.500
|
|
67.066
|
|
-22.567
|
|
| 2009 Ocak-Nisan |
32.075
|
-27,9
|
38.910
|
-42,0
|
-6.835
|
-69,7
|
| 2008 Ocak |
10.632
|
|
16.339
|
|
-5.707
|
|
| 2009 Ocak |
7.890
|
-25,8
|
9.273
|
-43,2
|
-1.383
|
-75,8
|
| 2008 Şubat |
11.077
|
|
16.026
|
|
-4.949
|
|
| 2009 Şubat |
8.440
|
-23,8
|
9.014
|
-43,8
|
-574
|
-88,4
|
| 2008 Mart |
11.427
|
|
16.812
|
|
-5.385
|
|
| 2009 Mart |
8.169
|
-28,5
|
10.504
|
-37,5
|
-2.335
|
-56,6
|
| 2008 Nisan |
11.364
|
|
17.889
|
|
-6.525
|
|
| 2009 Nisan |
7.576
|
-33,3
|
10.119
|
-43,4
|
-2.543
|
-61,0
|
Salt dış ticaret verilerine bakıldığında, örneğin 2008 yılında (ki son üç ayda dış ticarette %25 oranında düşüş yaşanmıştır) dış ticaret açığı, yani ihracat ile ithalat arasındaki fark 69,9 milyar dolardır.
Açıktır ki, bu fark, ülke içi üretim ile ülke içi tüketim arasındaki farktır. 2008 yılı için söylersek, Türkiye ekonomisi 69,9 milyar dolarlık üretim eksikliğine sahiptir. Bu eksik üretimin karşılanabilmesi için ise, ... milyar dolarlık sermaye yatırımı yapılması gerekir. Asıl sorun, bu üretim artışını gerçekleştirebilmek için gerekli olan sermayenin nereden ve nasıl bulunacağı, bunun karşılığında ne kadar bedel ödeneceğidir.
Eğer bir ülke ekonomisi ithal ettiğinden daha fazla ihracat yapabiliyorsa, bunun açık ifadesi, tükettiğinden daha fazla ürettiğidir. Bu üretim fazlasının ihracatıyla elde edilen gelir de, her durumda o ülkenin kendi iç üretimiyle sağlayamadığı farklı ürünlerin ithalatına olanak sağlar ve bu yolla ülke yurttaşlarının tüketimleri çeşitlenir, daha farklı ürünleri tüketebilir hale getirir. Çok popüler sözle, sorun Çikita muzu yemek değildir; sorun Çikita muzu talebinin gerçek bir gelirle finanse edilmesidir.
Son "lüks" turizm yatırımlarına bakıldığında bile, ülkenin içinde bulunduğu durum açıkça görülür.
Rus-yahudi sermayesinin turizm yatırımını gerçekleştirmesi karşısında, bunun ülke için ne kadar "önemli" olduğundan, yabancı sermayenin Türkiye'ye ne kadar "güvendiğinden" söz edenler, bu sermayenin harekete geçireceği "hizmetliler"in elde edeceği ücretten başka bir şeyin söz konusu olmadığını görmezlikten gelirler.
Bugün Türkiye, sermayenin kendi dayattığı koşullarda dışardan geldiği ve ülke içinde sadece sınırlı ölçüde hammadde ve sınırsız ölçüde emek-gücü kullandığı bir ülke haline gelmiştir. Böyle bir ülkenin yurttaşları, artık sadece hizmetler sektöründe çalışan işgücünden ibarettir.
Komünist Manifesto'nun bilinen sözüyle, "işçinin de vatanı yoktur". Bu koşullarda, o ülke yurttaşlarının ülkenin "bekası"yla ilgilenmeleri, ülkenin geleceğinden kaygılanmaları zaten beklenemez.
Bugün Türkiye insanı için esas olan, ülkenin şu ya da bu toprağının, "çakıl taşının" kime ve nasıl verildiği ya da verileceği değil, ekonominin dışa bağımlılığı, ülke insanının dış sermayenin ucuz işgücü olarak tüketilmesidir. Kredi kartları gibi yapay uyarıcılarla sağlanan tüketim artışına aldanarak, ülkenin dışa bağımlılığının getirmiş olduğu sonuçlara katlanmak zorunda kalacak olan insanlar, her durumda ülkenin kendi dinamikleriyle kalkınması ve büyümesinin kendi bireysel gelirleri açısından nasıl bir katkıda bulunacağını gözönüne almak zorundadırlar. Ülke içi kaynaklara dayanan gerçek bir ekonomik büyüme, her durumda ülkenin ve insanlarının refah düzeyinin gerçek ve kalıcı yükselmesini sağlar.
Dışa bağımlı olmayan, bağımsız bir ekonomik gelişmenin ve büyümenin nasıl sağlanacağı ise çok açıktır. 1960 sonrasında yapılan tartışmalar, planlamalar anımsandığında, bunun nasıl sağlanabileceği açıkça anlaşılabilir. Bunun için
Kurtuluş Cephesi'nin 60. sayısında yayınlanmış olan "
Alternatifi Olmayan Tek Ekonomi Politika" ve 52. sayısında yayınlanan "'
Globalleşen' Dünyada Anti-Emperyalist Bir İktidar Yaşayabilir mi?" yazılarına bakılması bile yeterlidir.
Asıl olan bağımlılık yüzünden ödenen bedel ve bağımsızlık koşullarında elde edilecek gelişme düzeyidir. Mayınların temizlenmesi karşılığında 44 yıllığına 216.000 dönüm tarımsal arazinin hangi yabancı sermayenin yatırım alanı olacağını tartışmak yerine, bu tarımsal arazide yapılacak ulusal üretimin ülke kalkınmasına ve ülke insanına neler sağlayabileceğini saptamak önemlidir. Emek-gücü, üretim için gerekli araçlara sahip olduğu sürece her şeyi vareden ve üreten tek güçtür. Doğal olarak da, emeğin ürünleri de, emeğin sahiplerine ait olacaktır.
İşte dışa bağımlı bir ülkenin gerçek kurtuluş yolu böylesine yalın ve basittir.